Ana Sayfa

E - Posta

Belgeler

5 Eylül 2010 Pazar

  • HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE

    Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir
    ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı
    varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en
    değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus
    övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet
    kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
    Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun
    olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı
    çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.
    Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın
    hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi,
    gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu
    yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
    Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın
    bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları
    üzerine yemin ederlermiş.
    Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları,
    kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği
    düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp
    tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine
    girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın
    hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını
    sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına
    bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda
    oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde
    dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde,
    kırkbirinci kutunun içindeymiş.
    Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra
    kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt
    çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir
    merak içindeymiş.
    Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o
    zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor.
    Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil...
    Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti
    ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş.
    Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti
    kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım
    anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl
    pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci,
    elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine
    göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını
    anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir
    kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste
    kilitleyip hazineden çıkmış arna, yaptığı düzen anlaşılacak diye de
    ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması
    için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken,
    padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda
    toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan
    kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.
    Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak
    için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye
    sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu
    emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip,
    Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi
    çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü
    koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına
    dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla
    süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu
    bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu
    olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama
    içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın
    yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak
    üzere yılda dörde çıkarmış.
    Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda
    iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku
    girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün,
    hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış.
    Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce,
    sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım.
    Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış
    ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye,
    ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört
    kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay
    alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal
    emaneti koruyacağına ant içermiş.
    Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından
    işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..."
    demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş.
    Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp
    yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş.
    Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak
    diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu
    halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire
    indirmiş.
    Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne
    oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip
    görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir
    kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır,
    yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de
    yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne
    kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe
    başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze
    alarak koruyacağına ant içermiş.
    Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.
    - Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla,
    kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu
    emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet
    nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da,
    atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir
    öğrenelim!.. demiş.
    Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete
    hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla,
    bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti
    aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız
    kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu
    bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş.
    "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi,
    - Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir
    emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal
    emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da
    kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne
    yürümüşler.
    Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,
    - Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş.
    Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme
    yargısı ile öldürmüşler.
    Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri
    ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün
    birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin
    ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye
    düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu
    düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal
    emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler,
    bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın
    diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine
    koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de
    hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün
    ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline
    düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir
    paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,
    -Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış.
    Saray Nazırı,
    - Bu değil!.. demiş.
    Vezir de,
    -Bu değil!.. demiş.
    Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,
    -Bu değil, bu değil!.. demişler.
    O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,
    -Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya
    hangisi?.. diye sormuş.
    Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin
    yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan
    kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi
    kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda
    içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal
    emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah,
    öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti
    koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri,
    korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke
    olduğunu hiçbir zaman bilememiş.

  • Geri Dön


     

    Bu site İstanbul İl'i Kadıköy İlçesi Bostancı semtinin sorunları ile ilgilenir.

    E-Posta : mail@bostanciplatformu.com

    © 2003