Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir
ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı
varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en
değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus
övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet
kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun
olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı
çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.
Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın
hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi,
gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu
yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın
bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları
üzerine yemin ederlermiş.
Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları,
kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği
düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp
tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine
girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın
hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını
sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına
bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda
oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde
dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde,
kırkbirinci kutunun içindeymiş.
Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra
kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt
çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir
merak içindeymiş.
Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o
zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor.
Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil...
Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti
ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş.
Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti
kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım
anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl
pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci,
elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine
göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını
anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir
kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste
kilitleyip hazineden çıkmış arna, yaptığı düzen anlaşılacak diye de
ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması
için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken,
padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda
toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan
kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.
Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak
için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye
sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu
emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip,
Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi
çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü
koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına
dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla
süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu
bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu
olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama
içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın
yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak
üzere yılda dörde çıkarmış.
Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda
iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku
girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün,
hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış.
Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce,
sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım.
Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış
ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye,
ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört
kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay
alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal
emaneti koruyacağına ant içermiş.
Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından
işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..."
demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş.
Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp
yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş.
Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak
diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu
halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire
indirmiş.
Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne
oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip
görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir
kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır,
yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de
yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne
kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe
başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze
alarak koruyacağına ant içermiş.
Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.
- Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla,
kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu
emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet
nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da,
atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir
öğrenelim!.. demiş.
Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete
hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla,
bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti
aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız
kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu
bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş.
"Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi,
- Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir
emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal
emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da
kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne
yürümüşler.
Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,
- Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş.
Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme
yargısı ile öldürmüşler.
Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri
ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün
birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin
ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye
düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu
düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal
emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler,
bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın
diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine
koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de
hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün
ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline
düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir
paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,
-Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış.
Saray Nazırı,
- Bu değil!.. demiş.
Vezir de,
-Bu değil!.. demiş.
Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,
-Bu değil, bu değil!.. demişler.
O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,
-Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya
hangisi?.. diye sormuş.
Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin
yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan
kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi
kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda
içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal
emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah,
öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti
koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri,
korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke
olduğunu hiçbir zaman bilememiş.